Anasayfa / Günün Haberleri / Cunda’nın ruhuna Fatiha | Elif Aktuğ

Cunda’nın ruhuna Fatiha | Elif Aktuğ



Sadık okuyucum bilir, hayatım İngiltere’de bir kasabada ve memlekette son dönem her nedense pek bir popüler olan Cunda arasında geçiyor bir süredir. Cunda’da yaşama sebebim, popüler olanın peşine takılmak değil elbet; anne memleketi, çocukluğumun geçtiği ada Cunda. İstanbul’dan koşarak/kaçarak uzaklaştıktan sonra, ana memleketine yerleştim hepsi bu. İngiltere’de yaşama sebebim de kocamın 50 yıldır yaşadığı memleketi olması. Buna da “Elif, Londra’da malikane aldı, yok efendim şatoda yaşıyor, kocası Buckingham Sarayı’nı üstüne yapmış” şeklinde yorumlayanlar olmuştu İstanbul cemiyet hayatından ve dahi kendi öz ailemden. Sebep basit, evlendim İngiltere’ye taşındım; malum sebeplerle medyadan uzaklaştığım için kendimi emekli edip Cunda’ya göçtüm.

Ay kendimden sıkıldım lafı uzatınca, ana konu Cunda’nın gözlerimin önünde can çekişe çekişe ölmesi.

Tamam kendi çocukluğumdaki adanın, o günkü gibi kalması imkansızdı, bir kere doğa kanunlarına aykırı. Malum, değişmeyen tek şey değişimdir demiş bir bilge amca.

Cunda’da tıpkı Türkiye gibi, büyüdü ama gelişmedi; yerleşim merkezden tüm adaya yayıldı ama şehir planlaması asla yapılmadı; vücudu saran kötü/habis bir ur gibi, zamanın ve insanın elinde çürüdü. Öldü, yok olmak üzere hatta.

PİSLİKTEN YÜRÜNMÜYOR

Acınası haldeki adada şu günlerde sokaklarda yürümek, park yeri bulmak, restoranlarda daha doğrusu tostçu ve köftecilerde yer bulmak imkânsız. Peki nedir bu çürümeye başladığına inandığım Cunda’nı bu popülaritesi?

Ciddi ciddi, bilim insanlarının oturup çözebileceği, üzerine tez yazılması gereken bir konu/soru bu. Birkaç salya sümük melodramın adada çekilmesi mi, akın akın yerli turisti buraya çeken?

Çöpten pislikten, lağım kokularından, düzensizlikten, dükkân ve tabela kirliliğinden, her mekândan gelen ayrı müzik seslerinin oluşturduğu kakofoniden, gezi teknelerinden yayılan bangır bangır arabesk müziğin rüzgarla birlikte dağılmasıyla oluşan gürültüden, abartılı fiyatlarıyla akıllara zarar ve rezaletten öte bir yer değil artık, çocukluk aşkım Cunda.

Buralılarla göz göze geldiğimizde gözlerimiz doluyor artık, kadim bir geleneğin büyük bir kültürün parçası olan mübadillerin torunlarıyız. Ve onlardan geriye yaşı 90’lara varan birkaç büyüğümüz, cingöz yapsatçılara inatla direnen binalarımız kaldı.

Son Giritliler, onların torunları olan bizler çok şaşkın ve üzgünüz. Geçenlerde emektar eczacımız mübadil kızı Tanju İzbek Hanım ile ayaküstü sohbet ettik, aynı endişe kendisinde de var. Sonu hızla gelen bir filmi izler gibiyiz, hatta sonu belli üçüncü sınıf bir korku filmi izler gibiyiz. Ne oldu, nasıl oldu ve nasıl, nasıl kıydılar canımın içi Cunda’ma.

BELEDİYE ANCAK GÖSTERMELİK

Belediyecilik sistemini çok iyi bilen biri olarak zaten işlemeyen belediyecilik sistemine ne diyebilirim ki?

Cunda merkezdeki çöp konteynerleri sürekli dolu, yerler çöp içinde. Adaya gelen birbirinden müstesna yurdum insanı, izmaritini, pet şişesini, çöpünü, evladının kıç bezini atıp dolanıyor boş boş sokaklarda. Akılları fikirleri poz vermek selfilenmek, adanın tarihiyle ruhuyla ilgilenen varsa ne olayım! “Çek beni, çekeyim seni, ay dur dur nazar boncuklarıyla çekineyim, şu kapı güzel elbisemle aynı renk, amanın deniz masmavi kayıklarla çek”…

Çekin gidin çekinin gidin gözünüzü seveyim…

Çarşıya ekmek almaya falan artık sabahın beşinde gidiyorum kimseyi görmeyeyim diye. Sokağa çöp atanlara “aman dikkat yapmayın günah, yasa dışı” falan diyorum, azar işitiyorum. İletişim kurmak imkânsız artık ‘Türkiş’ insanlarla, farkındayım. Sadece geçenlerde arka denizde bir kadına “İzmaritinizi kuma atmayın bakın ben yanımda içi su dolu pet şişe taşıyorum, onun içine atıyorum, giderken de pet şişeyi çöp bidonuna atıyorum” dedim, kızgınca. “Aa pardon haklısın” dedi, şaşkın bir ifadeyle, sanki büyük bir buluştan söz ediyormuşum gibi gözlerini kocaman açmıştı beni dinlerken.

Eh belediyeye vergiyi biz ödüyoruz ama. İki tost yiyip salınıp gidenlerin pisliğini egzos kokusunu biz çekiyoruz.

Merkezden iki adım uzaklaştığında da sokaklardaki otlardan ötürü yürüyemiyorsun. Kendi evimin önünü temizlettim ama on metre ilerde etrafı çitle çevrili koca bir arsa var, otlar 1,5 metre boyunda. Belediyeyi kaç kez aradım Allah bilir, asla ve asla ilgilenmiyorlar. Hem ben söylemek ikaz etmek zorunda değilim ki, belediyenin asli görevi zaten. Ay bıktım eleman yok, para yok, turist çok safsatalarından. Bahane üretmekte bir dünya markası bu ülke; böcek ve sinek problemini de atlamayalım. Efendim ilaçlama Balıkesir Büyükşehir Belediyesi tarafından, kıymetli veteriner işleri müdürlüğümüzce yapılmakta olduğundan ve dahi kendilerini defalarca aramama rağmen (tüm ada halkı arıyor durmaksızın), elbette ilaçlama yapılmıyor.

Elbette otlar temizlemiyor, zeytin ağaçları bakımsızlıktan gitti gidecek gibi. Yüzlerce yıl yaşayan, kendi kendine var olan, insanı ihya eden kadim ağaç, bizim insanımız yüzünden çürüyor mesela, ne ilginç değil mi?

Anlatılır gibi değil, inanılır gibi değil. Bir grup buralı/yerli insan bir şeyler yapmaya, görüntü çekip paylaşmaya çalışıyor. Tuhaf bir şekilde telefonu kayda alan kendini televizyoncu zannedip, Uğur Dündar edasıyla yorumlar yapmaya başladı ya, eğleniyorum bununla. Ama birbirlerini haberdar ediyorlar, belediyeden duyan olur da bir yaralı parmağa merhem sürer diye uğraşıyorlar, ne yapsınlar. Hala ümitleri var demek ki.

Ben öldüğünü gördüm Cunda’nın, cesedi üzerinde geziniyoruz. Ama kimsenin hakkı yoktu, önüne gelene dükkân, restoran, otel izni vermeye. Kimsenin hakkı yoktu, zeytinlere kıyıp arsaları imara açmaya. Nereden tutsan elinde kalıyor.

Evinde sessiz sakin otururken bir bakıyorsun karşındaki bina otel olmuş, sabahlara kadar uyuman imkanız. Adem Kaçar, burada herkes tanır, denizci bir abimiz, eski muhtarımız; Cunda’nın bu geldiği durumu konuşurken ağladı ağlayacak… (Ana dili Rumca olanların şahane bir Türkçe aksanla konuşmasını dinlemek pek lezzetlidir) Adem abi yarı Türkçe yarı Rumca küfrederken, içindeki sızıyı hissediyorum.

Kimse dinlemez oralı olmaz, Ayvalık Belediye Başkanı umursamaz biliyorum ama yine de yazıyorum. Bir farklılık getirin, devrim yapın, korkmayın, buranın insanlarını koruyun kollayın sevin. İkametgahı burada olan biri Ayvalık’ta otoparkta 1 saat 15 dakika kalınca 300 lira ödememeli. Dünyaya bakın biraz, belediyecilik nasıl işliyor görün, anca takım elbiseniz kılık kıyafetiniz değişiyor başkan maşkan olunca, çok yazık, çok ayıp.

Trafik yoğunluk vergisi diye bir şey var misal Londra’da. Çocuklarınızı Londra’da okutmaya bayılıyorsunuz biliyorum, en son Ankara B. Belediye Başkanı Mansur amcayla yan yana uçtum Londra’ya, onun da kızı Londra’da. Durun aklıma geldi, anlatayım; makamına çıkıp birkaç proje anlatmak istemiştim zamanında, yok iş falan istemek için değil; öyle anlamayın sakın. Elin İngilizi ne güzel çareler bulmuş vatandaşına ne güzel çözümler üremiş, şöyle şöyle yapın diyecektim. Başkanların adamları vardır belediyelerde bilenler bilir, bir numaraya asla yaklaştırmazlar seni, tehlike görürler; aynen öyle olmuştu. İki yüz metrekare odasındaki bir müdür he he tamam dedi, sepetledi beni. Hahahaha çok komikti, neyse bu başka bir hikayenin konusu.

Ne diyordum evet buraya gelenlerden trafik yoğunluğu vergisi alınsın, alınsın arkadaş. Madem tatile geliyor, Cunda için ölüp bitiyor, alt tarafı bir tulumlu tosta 300 lira veriyor, trafik vergisi de versin. İkameti burada olan park ücreti çok cüzi olmalı hatta olmamalı. Kendi insanını vatandaşını sevmemekte de bir dünya markası olan ülkemde bunu yapacak bir babayiğit çıkmayacak biliyorum.

VAROŞLARIN SAYFİYESİ

Daha denizlerden plajlardan, denize akan lağımlardan, kumsalların pisliğinden, gezi teknelerinin uçuk ücretlerinden falan bahsetmedim. Restoranların pisliğinden, altı tane kalamara bin lira fiyat yazanlardan bahsetmedim. Şu karşı kıyı Midilli, bir saat uzaklıkta, hiç mi özenmez insan imrenmez, elin adamı nasıl becermiş demez!

Varoşların sayfiyesi Cunda’dan selamlar, peki bu boyu bir metreyi geçen kupkuru otlara bir yanan izmarit denk gelse hiç mi içiniz acımayacak?

Gün boyu evimin sokağına girip çıkan insanları izler oldum, çıkmaz sokakta oturuyorum ve sokağın başında “çıkmaz sokak” tabelası yok. Tahmin derseniz ki bu durumu da defalarca yetkili olduğunu sandığım şahıslara bildirdim; dolayısıyla sokağın sonuna dek yürüyor veya araçlarıyla gelip, zeytin ağaçları arasından zar zor dönüp dalları kırarak ve söylenerek küfrederek yola çıkmaya çalışıyorlar. Herkesin elinde sigara, ödüm patlıyor. Sokağını slip süpürmekten aciz, hiçbir şe yaramayan göstermelik zavallı belediyeler, bir yangın durumunda ne yapar?

Cevap kısa “mış gibi” yapar.

Sön söz; bir parti, particilik yazısı değil bu, darlamayın beni…

Odatv.com

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir