Anasayfa / Günün Haberleri / İBB davasında Soner Yalçın’ın savunmasının tam metni

İBB davasında Soner Yalçın’ın savunmasının tam metni



İstanbul Büyükşehir Belediyesine (İBB) yönelik dava, Silivri‘deki yeni duruşma salonunda devam ediyor.

Davanın tutuksuz sanıklarından gazeteci Soner Yalçın savunmasını yaptı.

Yalçın’ın savunmasının tam metni şöyle:

Sayın Heyet,

İnsan kendini anlatmak ister. Bu yalnızca savunma ihtiyacı değil, aynı zamanda var olma biçimidir…

Anlaşılmak, insanın dünyayla kurduğu en temel bağlardan biridir. Kişi bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek, üzerine yöneltilen bir ithama cevap vermek ya da kendi gerçeğini görünür kılmak için konuşur…

Fakat bunun anlamlı olabilmesi için karşısında dinlemeye açık bir irade bulunması gerekir…

Gerçeğin değer gördüğü, sözün karşılık bulduğu bir ortam yoksa ifade etme eylemi giderek anlamını yitirir.

Sonuç baştan belirlenmişse artık mesele ne söylediğiniz değildir. En açık, en tutarlı, en samimi sözler bile karşılıksız kalır.

Savunma yapılır, kişi konuşur, kendini anlatır ancak söylenenler gerçekten dinlenmiyor, tartılmıyor ve yargılamanın değerlendirmesine girmiyorsa, savunma giderek gerçek anlamını kaybeder ve yalnızca usulen yerine getirilen işleme dönüşür.

İnsan bir süre sonra şu soruya takılır:

– “Nasıl olsa hiçbir şey değişmeyecekse, neden konuşuyorum?”

İşte asıl kırılma burada başlar. İnsan söyleyecek sözü olduğu halde, o sözün karşılık bulacağına inancını kaybeder.

Konuşur ama dinlenmediğini düşünür, anlatır ama anlattıklarının bir yere varmadığını hisseder…

Ve o noktadan sonra insanı yoran, suçlamanın kendisinden çok, gerçeği anlatmanın bile sonuçsuz kalacağı duygusu olur.

Sayın Heyet,

Gazetecilik hayatım boyunca siyasetin “pembe yalan” denen sözlerine çok şahitlik ettim.

Bunlar çoğu zaman gerilimi azaltmak, diplomatik dili yumuşatmak ya da toplumsal bir çatışmayı büyütmemek için gerçeğin kenarında dolaşan küçük sapmalar olarak görülürdü.

Etik açıdan kuşkusuz tartışmalıydılar. Ama hakikatin kendisini ortadan kaldırma iddiası taşımazlardı…

Bugün ise yalanın niteliği değişti.

Yalan artık gerçeği süslemiyor.

Gerçeği esnetmiyor.

Gerçeğin yerine geçmek istiyor!

Dil, gerçeği ifade etmenin aracı olmaktan çıkıp kurgu üretmenin aracına dönüşüyor.

Hakikat yalnızca bastırılmıyor onun yerini tekrar tekrar üretilen senaryolar/algılar alıyor.

Eskinin pembe yalanları gerçeğin etrafında dolaşırdı.

Bugünün yalanı ise gerçeğin kendisini kökten hükümsüz bırakmaya çalışıyor.

Bu nedenle Kafka’nın “Dava” eseri burada nasıl anılmasın?

Kafka’nın anlattığı yalnızca yalan değildir. Daha ürkütücü bir durumdur:

– Hakikatin referans noktası olmaktan çıkması.

Josef K. neyle suçlandığını bilmediği için neye cevap vereceğini bilemez.

Ama Kafka’nın tasvir ettiği mahkemeyi yalnızca yalan üzerinden okumak eksik kalır. Orada daha büyük bir sorun vardır:

Doğru ile yanlış arasındaki ayrım artık önemini kaybetmiştir!

Sistem gerçeği bulmak için değil, önceden belirlenmiş düzeni sürdürmek için işlemektedir.

Kafka’nın mahkemesinde mesele yalnızca kendini savunmak değildir. Savunmanın mümkün olup olmadığını sorgulamaktır.

Josef K.’nın trajedisi bu yüzden yalnızca yargılanması değildir. Konuşmanın bile artık bir çıkış yolu olmamasıdır…

Hakikatin değerini yitirdiği yerde insan en çok kendisini anlatamaz hale gelir…

Sayın Heyet,

Ben Josef K.’dan farklıyım.

Ben neyle suçlandığımı biliyorum.

Ve fakat suçlandığım fiillerle, iddianamede delil diye sunulanlar arasında nasıl hukuki bağ kurulduğunu anlayamıyorum…

Bir insanı suçlamak başka, o suçu somut delillerle ortaya koymak başka iştir.

İddia makamı benim hakkımda bir sonuç cümlesi kuruyor ancak o sonuca hangi somut eylemden, hangi delilden ve hangi mantıksal zincirden ulaşıldığını göremiyorum…

Dönüp dönüp iddianameyi okuyup anlamaya çalışıyorum:

Ben ne yaptım?

Kime yardım ettim?

Nasıl yardım ettim?

Hangi eylemim suç olarak tarif edilen yapının faaliyetini kolaylaştırdı?

Hangi davranışım gazetecilik sınırını aşıp örgütsel faaliyete dönüştü?

Benim suç olduğu iddia edilen bir yapıya bilerek ve isteyerek yardım ettiğimi gösteren somut olgu nedir?

Onlarca sorum var. Bunların cevabı, ispatı iddianamede yok.

Bu nedenle şu temel soruyu sormak zorundayım:

Ben burada gerçekleştirdiğim somut bir suç eylemi nedeniyle mi yargılanıyorum, yoksa temaslarım, konuşmalarım, yazılarım yani gazetecilik faaliyetlerim sonradan kurulmuş bir kurgunun içine yerleştirildiği için mi karşınızdayım?

Benim itirazım tam olarak buradadır…

Sayın Heyet,

Ben dünkü çocuk değilim…

Bu meslekte kırkıncı yılımdayım.

Ankara’da gazetecilik yaptım, İstanbul’da da…

İktidarların yönettiği belediyeleri de izledim, muhalefetin yönettiği belediyeleri de…

Belediye başkanlarını tanıdım. Bürokratları tanıdım. Siyasetçilerle hep konuştum.

Kimilerinden haber aldım, kimilerini eleştirdim, kimileriyle tartıştım. Gazetecilik böyle bir meslektir…

Gazeteci insanlarla konuşur. Bilgi alır. Bilgiyi doğrular. Soru sorar. Şüphe eder.

Gazetecinin görevi, elde ettiği bilginin doğruluğunu araştırmak ve kamu yararı doğrultusunda kamuoyuna aktarmaktır. Siyasetçilerle, bürokratlarla ve farklı çevrelerle temas etmesinin nedeni de budur.

Gazetecilik dostluk mesleği değil, bilgi mesleğidir.

Halkıma karşı dürüst olduğum için kırk yıldır bu mesleği yapıyorum.

Bu meslekte asıl sermaye, kamuoyunun yıllar içinde kazanılan güvenidir; o güven bir kez kaybedildiğinde, gazetecinin kalemi ağırlığını yitirir.

Bugün benim itiraz ettiğim nokta tam olarak budur:

Mesleğim gereği kurduğum ilişkiler ve yaptığım görüşmeler, bugün başka bir anlam yüklenerek suçlamanın parçası haline getiriliyor!

Bir gazetecinin geçmişte kurduğu mesleki temaslar, o kişiler hakkında yıllar sonra ortaya atılan suçlamalar nedeniyle kendiliğinden suç ilişkisine dönüşmez.

Birini tanımak suç değildir.

Birisiyle konuşmak suç değildir.

Telefon rehberinde bir ismin bulunması suç değildir.

Bunların suç sayılabilmesi için iddia makamının başka bir kanıt göstermesi gerekir:

– Ben ne yaptım?

– Hangi konuşmam suç teşkil etti?

– Hangi görüşmem gazetecilik faaliyetinin sınırını aştı?

– Hangi yazım, hangi cümlem, hangi davranışım suçun parçası oldu?

Benim istediğim bunların gösterilmesidir. Bilirsiniz ki; ceza hukuku “kimi tanıyorsunuz” sorusuyla değil, “ne yaptınız” sorusuyla ilgilenir. Yani:

– Temas ile suç aynı şey değildir.

– Tanışıklık ile iştirak aynı şey değildir.

– Gazetecilik faaliyeti ile örgütsel faaliyet aynı şey değildir.

Bu ayrım yapılmazsa, gazetecinin mesleği gereği kurduğu her ilişki sonradan suç şüphesiyle yorumlanabilir. O zaman yalnızca benim faaliyetim değil, gazeteciliğin kendisi tartışmalı hale gelir…

Bu nedenle bir telefon kaydına, bir tanışıklığa ya da mesleki bir görüşmeye sonradan niyet yüklemek yeterli değildir.

– İddia varsa, fiili gösterilmelidir.

– Fiil varsa, delili gösterilmelidir.

– Ve o delille suç arasındaki bağ kurulmalıdır.

Çünkü sonuçta:

Yorum başka, delil başkadır. Şüphe başka, ispat başkadır. Kanaat başka, maddi gerçek başkadır.

Sayın Heyet,

Meslek hayatım boyunca hiçbir iktidarın gazetecisi olmadım.

Hiçbir siyasi partinin gazetecisi olmadım.

Hiçbir siyasetçinin gazetecisi olmadım.

Ben sadece bir gazeteciyim.

Bir gazetecinin mesleki bağımsızlığının ölçüsü yıllar boyunca ne yazdığıdır. Arşivim orada duruyor.

İktidarlar değişti. Partiler değişti. Belediye başkanları değişti.

Yazdıklarım arşivde, kütüphanelerde, kitabevlerinde duruyor.

Bir gazetecinin gerçek sicili arşivindedir.

Kimleri eleştirmiş?

Hangi dönemlerde ne yazmış?

Hangi güç odaklarının karşısında durmuş?

Hangi bedelleri göze almış?

Bir gazeteci hakkında hüküm kurulacaksa bütün bunlara da bakmak gerekir…

Suçlamalar yönelttiğiniz kişiyi hiç tanımıyorsunuz!

Sayın Heyet,

Sıkıyönetim Mahkemelerinde yargılandım.

Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılandım.

Özel Yetkili Mahkemelerde yargılandım.

Yani bu ülkenin olağanüstü yargı dönemlerinin hemen hepsinde sanık sandalyesinde oturdum.

Rahmetli Yalçın Küçük Hocam, “Biz olmazsak davalar eksik olur” derdi. Biz büyük davaların konu mankeniyiz!

Bizsiz dava olmuyor…

Gazetecilik hayatım boyunca haberlerim, yazılarım ve kitaplarım nedeniyle defalarca hâkim karşısına çıktım.

Mahkeme salonlarına yabancı değilim.

Savcıların iddialarını gördüm. Ağır suçlamalarını dinledim.

İşkence gördüm. Uzun gözaltılar yaşadım. Hapis yattım…

Ve bütün bu acılı süreçlerin sonunda hep beraat ettim.

Bu sıkıntılı geçmiş bana bazı gerçekleri öğretti:

– Bir iddianamenin kalınlığı, suçlamanın doğruluğunu göstermez.

– Bir suçlamanın tekrar edilmesi, onu delile dönüştürmez.

– Bir insan hakkında oluşturulan siyasi ya da medyatik kanaat, ceza hukukunda ispatın yerini tutmaz.

Ve belki en önemlisi:

Her dönemin siyasi doğruları değişebilir; hukuk dönemin doğrularına göre değişirse geriye adalet kalmaz…

Gazetecinin görevi iktidarın, muhalefetin, bürokrasinin ya da herhangi bir gücün hoşuna gidecek övgüleri yazmak değildir.

Gazetecinin görevi: Aramaktır. Sormaktır. Kuşkulanmaktır. Konuşmaktır, yazmaktır…

Bu iddianameye bütün bu mesleki hafızamla bakıyorum.

Dönüp dönüp yine aynı soruyu soruyorum:

Gazetecilik faaliyetinin bittiği ve suç teşkil eden eylemin başladığı yer neresi?

İşte… İddia makamından beklediğim tam olarak bunu göstermesidir. Çünkü, bu sınır somut bir fiille ortaya konulamıyorsa geriye yalnızca yorum kalır.

İnsan yorumla sanık yapılmaz, mahkûm edilemez…

Bir gazetecinin yazdığının yanlış olduğu ileri sürülebilir. Gazeteci yanılabilir, eksik bilgiye ulaşabilir, hatalı değerlendirme yapabilir.

Bunların hepsi gazeteciliğin ve düşünce hayatının içinde tartışılır. Ama gazetecilikte hata ile ceza hukukunda suç aynı kategori değildir.

Yanlış ile suç aynı kavram değildir.

Ceza hukuku fikri değil, fiili yargılar.

Kanaati değil, delili arar…

Sayın Heyet,

Ben sizden bana inanmanızı istemiyorum.

Mesleki geçmişimin bana ayrıcalık sağlamasını da istemiyorum.

Merhamet hiç istemiyorum.

İstediğim çok daha basit:

– Hakkımda ileri sürülen suçlamanın hangi somut fiile dayandığının ortaya konulmasını istiyorum.

Bilirsiniz ki savunmanın görevi, sanığın suçsuzluğunu kanıtlaması değildir.

– Hangi davranışım suçtur?

– Hangi somut fiilim ceza hukukunun konusudur?

Ceza yargılaması, insanların olağan ilişkilerine sonradan suç anlamı vermek için değil, işlenmiş bir suçu somut fiil ve delille ortaya koymak için vardır…

İddianamedeki sorun, suçlamanın kendisini ispat edememesidir.

Ceza yargılaması, hayatın olağan akışı içindeki ilişkileri sonradan suç şüphesine dönüştürme işi değildir…

Sayın Heyet,

Sözlerimin başında insanın neden konuşmak istediğinden söz ettim. Evet, insan anlaşılmak için konuşur…

Bir yanlışlığı düzeltmek için konuşur…

Kendisine yöneltilen ithama cevap vermek için konuşur.

Gazeteci ise bunlara bir neden daha ekler: Gerçeğin kaybolmaması için yazar.

Siyasetin pembe yalanlarından söz ettim. Onlar hiç değilse gerçeğin varlığını kabul eder, onun etrafında dolaşır, onu eğer bükerdi.

Bugün asıl tehlikeli olan başka bir durum: Gerçeğin eğilip bükülmesi değil, gerçeğin yerine başka bir gerçeklik kurulmaya çalışılmasıdır!

Hakikati saklamak başkadır, onu kuşkulu hale getirmek başkadır.

Yaşanmış olguları sonradan yeniden yorumlayıp mesleki ilişkileri suç şüphesine dönüştürmek, artık gerçeğin üstünü örtmek değil, gerçeğin yerine başka bir gerçeklik koymaktır.

Benim bu iddianamedeki temel itirazım budur…

Mesleki ilişkilerime ve gazetecilik faaliyetlerime yıllar sonra, bugünkü suçlamalardan hareketle başka bir anlam veriliyor, karalama yapılıyor.

Bir insanın geçmişi, bugün hazırlanmış bir iddianamenin başladığı tarihte başlamaz.

Yazılar vardır.

Kitaplar vardır.

Haberler vardır.

Belgeseller vardır.

Tanıklıklar vardır.

Bir hayatın ve bir mesleğin hafızası vardır.

Hakikat, iddianamenin başladığı tarihte başlamaz.

O tarih iddianamedeki birkaç yorum cümlesiyle yeniden yazılamaz.

Sözlerimin başında kendi kendime şu soruyu sordum:

“Konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşünüyorsam neden konuşuyorum?”

Aslında cevabını biliyorum.

İnsan bazen karşısındakini ikna etmek için değil, gerçeğin kaydını tarihe bırakmak için konuşur.

Gazetecinin yaptığı da hayatı boyunca budur.

– Ben bugün burada bana başka bir geçmiş yazılmasına razı olmadığım için konuşuyorum…

– Gazeteciliğe başka bir anlam yüklenmesine razı olmadığım için konuşuyorum…

Yorumun delile, tanışıklığın suç ilişkisine, gazeteciliğin ise örgütsel faaliyete dönüştürülmesine razı olmadığım için konuşuyorum…

Yalanın en tehlikeli hali gerçeği saklaması değildir; insanı, gerçeğin artık hiçbir önemi olmadığına inandırmasıdır.

Ben buna dün inanmadım. Bugün de inanmıyorum.

Mahkemelerin de gazeteciliğin de önünde sonunda cevaplamak zorunda olduğu aynı soru vardır:

Gerçek nedir?

Gazetecilik hayatım boyunca bu sorunun peşinden gittim.

Bugün burada da başka talebim yok:

Yorumun değil, delilin…

Kurgunun değil, gerçeğin hüküm vermesini istiyorum…

Soner Yalçın

Odatv.com

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir